Kurum kültürü ve maymunlar

Her insanın bir ruha, bir kişiliğe sahip olması gibi, en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm işletmeler de birer kurum kültürüne sahipler. Mikro veya küçük bir işletmelerde kurumun kültürü direkt olarak işletme sahibinin kültürüne denk geliyor. İşletme faaliyetlerini sürdürdükçe farklı işletmelerle muhatap olduğunda ve işler büyüdükçe kadrosuna yeni çalışanlar kattığında işletme kültürü ufak ufak değişime uğramaya başlıyor. Okumaya devam et

Belli sınırlar dahilinde özgürlük ve sorumluluk*

Bir pilot düşünün. Binlerce düğmenin, karmaşık aygıtların arasında, 84 milyon dolarlık bir makinenin tepesinde oturmaktadır. Yolcular sırayla merdivenleri çıkıp bavullarını baş üstlerindeki bagajlara yerleştirir, hostesler herkesi yerine oturtmaya çalışırken o da uçuş öncesi kontrol listesine bakar. Sistematik olarak her bir kalemin üzerinde durur.

Kalkış öncesinde kuleyle temasa geçer ve hangi piste çıkacağı, hangi yolu kullanacağı, hangi yöne kalkacağı konularında verilen talimatlara göre hareket eder. Kalkış iznini almadan asla kalkmaz. Kalkıştan sonra da kuleyle temasını kesmez ve hava trafik sisteminin sıkı sınırları dışına çıkmaz.

Diyelim ki ineceği yere yaklaşırken bir fırtınaya yakalanır. Rüzgâr, uçağın kanatlarını aşağı yukarı sallamaktadır. Yolcular pencereden yeri değil, kapkara bulutları ve hızlı yağmur damlalarını görmektedir. Hostes, “Bayanlar baylar, lütfen yerlerinize oturup kemerlerinizi bağlayın ve koltuklarınızı dik duruma getirin. Kısa süre içinde inmiş olacağız” diye anonsunu yapar.

Rüzgârın uçağın kanatlarını sallamasıyla ve şimşeklerin görüntüsüyle sinirleri bozulan acemi uçak yolcuları, “Umarım fazla erken inmeyiz” diye düşünürken, tecrübeli yolcular gazete okumakta, koltuk komşularıyla sohbet etmekte ve indiklerinde yapacakları toplantılara hazırlanmaktadırlar. Akıllarında tek düşünce vardır: “Daha önce de böyle fırtınalar gördüm. Güvenli değilse pilot inmez zaten.”

Güvenli olduğunu düşünen pilot inmeye başlar. Tekerlekler açılır. 100 tonluk ağırlığı ve saatte 200 kilometreyi geçen hızıyla uçak piste tekerlek koyacakken bir anda motorlar tekrar gürülder. Yolcular koltuklarına yapışır ve uçak tekrar yükselmeye başlar. Havada büyük bir daire çizerek tekrar piste doğru ilerler. O sırada hoparlörün cızırtısı duyulur. Pilot, “Sayın yolcular, ters rüzgâr nedeniyle inişi pas geçtik. Bir kez daha deneyeceğiz” anonsunu yapar. İkinci denemede rüzgâr yatışmıştır ve uçak salimen yere iner.

Şimdi biraz geri gidip düşünelim. Pilot, çok sıkı bir sistem içinde hareket etmektedir. Sistem dışına çıkamaz. (Pilotun şöyle bir anons yapmasını herhalde istemezsiniz: “Sayın yolcular bir yönetim kitabında yeni okudum, yeni moda yönetim anlayışı gereğince yaratıcılığa olanak tanınıyormuş. Daha serbest davranabiliyor, aklınıza gelen fikirleri deneyebiliyormuşsunuz. Şimdi ben de bu modaya uyup biraz heyecanlı bir uçuş gerçekleştireceğim“) Ama havaalanı müsait değilse başka bir havaalanına inmek gibi en kritik kararları veren, yine odur. Sistemin kuralları ne kadar sıkı olursa olsun tam orta yerde duran bir gerçek vardır: uçağın sorumluluğu ve yolcuların güvenliği bütünüyle pilota aittir.

Burada anlatmaya çalıştığım şey, şirketlerin de hava trafik sistemi gibi sistemlere sahip olması gerektiği değil. Netice itibariyle bir şirketin sistemi başarısız olursa yüzlerce insan çelik yığınları içinde ateş topları gibi can vermez. Uçakta size berbat ikram yapmış olabilirler ama yere tek parça halinde ineceğinize eminsinizdir. Bu benzetmede söylenmek istenen şudur: İyiden mükemmele dönüşmüş şirketlerin içine baktığımızda, aynı pilotlarda olduğu gibi gelişmiş bir sistemin oluşturduğu belli bir çerçeve dâhilinde özgürlüğe ve sorumluluğa yer verildiğini görürüz.

 

* Kaynak: “İyiden Mükemmel Şirkete” – Jim Collins

Suçlular neyi hedefliyorlar

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Texas Christian Üniversitesi’nden Ronald Burns, Patrick Kinkade ve Michael Bachmann’ın yaptığı bir araştırmaya göre; oto yıkamacılarda çalışan ve otomobillerin içlerini temizleyen görevliler, yıkadıkları arabaların %30’unda ortalıkta buldukları bozuk paraları ceplerine indiriyormuş.

Bunu belirttikten sonra gelelim başlıktaki “suçluların neyi hedef aldıkları” konusuna. Suçlular, sapkın olarak gördükleri kişileri daha çok hedef alıyorlarmış. Potansiyel suçlu adayları, karşılarındaki kişileri toplumsal bakımdan ne kadar “sapkın” görürse, bu kişilerin suçlu adaylarının küçük suçlarına hedef olma olasılığı o kadar artıyormuş.

Nasıl mı?

Araştırmaya göre, otomobili temizleyen görevliler eğer temizledikleri arabalarda açık saçık dergiler ve bira şişeleri bulurlarsa, ortalıkta buldukları bozuk paraları ceplerine indirme oranı iki katına çıkıyormuş.

 

*Kaynak: “Kenyalılar otobüs şoförüne neden bağırır? – Harward Business Review”

Hasta firmaya reçete yazan doktor*

Günün birinde bir Amerikan işletmesinde bir hekimin ortaya çıktığı ve yöneticiye bir gizli formül sunduğu anlatılır. Yönetici incinmiş bir halde tepki verir ve hekime, hastaları ile ilgilenmesinin daha doğru olacağını söyler.

Hekim “hasta bir firmaya bir reçete yazmak da benim görevim” der ve yöneticinin kendisini 20 saniye dinlemesini ister. Yönetici bu 20 saniyeyi ona bahşeder, Hekim şunları söyler:

Önem sırasıyla yönetici olarak mutlaka sizin halletmeniz gereken 6 görevi sayın ve bu görevleri özenle yerine getirin. Kalan bütün işleri personelinize devredin.

“Reçeteniz bu mu?” diye yönetici sorar.

Hekim yanıtlar: “Deneyin. Yararsız olduğunu görürseniz bana para ödemezsiniz. Ama etkisini fark ederseniz, bana da bunun sizin gözünüzdeki değerini ödersiniz.”

Yönetici reçeteye göre çalışma biçimini değiştirir ve şaşırtıcı sonuçlara ulaşır. Bir süre sonra hekim bir mektupla birlikte 25.000 dolarlık bir çek alır.

Bir Çinli yazara göre, her süreçte gerçekten önemli noktalar tüm unsurların oldukça az bir yüzdesini kapsar ve reçetenin özünde yatan gerçek budur. Eğer bu az sayıdaki nokta doğru belirlenirse, tüm diğer yararları da olabildiğince sorunsuz sağlamak mümkündür.

 

* Kaynak: Yöneticiler İçin 36 Strategem – Harro von Senger

Rekabette rehavete yer yok

Güney Kore, bir dönem aynı mahallede hayat mücadelesi verdiğimiz, sınıf arkadaşımız, komşu evin çocuğu. Hayat zaman geçtikçe bizi komşu çocuklardan uzaklaştırabiliyor da yakınlaştırabiliyor da. Sanırım bu sefer biz kendi hayat mücadelemizi verirken, komşu çocuk kendi mücadelesinde bize fark atmışa benziyor.

Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında 500 milyar dolar ihracat yapacağımızı kafaya koyduk ve bunun için mücadelemizi veriyoruz. Hatta dedik ki dünyada onuncu büyük ekonomi olacağız. Aşağıdaki 2011 yılı verilerine göre hazırlanmış tabloda da görüleceği üzere sanki komşu çocuk biz çift dikiş giderken sınıfları başarılı adımlarla geçmişe benziyor.

GK_tablo1

2011 yılı verileri neden? Çünkü bizim ulaşmak istediğimiz 500 milyar dolarlık ihracat hedefine Güney Kore 2011 senesinde ulaştı. Mevcutta durum nasıl dersek; biz son üç senedir kilitlenip kaldığımız 150 milyar dolarlık seviyeden henüz yukarıya çıkamadık. Son ayki (Nisan 2015) ihracatımız bir önceki yılın aynı dönemine göre %10 azaldı. Bununla beraber bir de on yedinci büyük ekonomi olmaktan on dokuzuncu büyük ekonomiliğe düştük.

GK_grafik1

Sanki dünya ile rekabette olduğumuzu unutmuş, komşu kıza abayı yaktığımızdan mıdır nedir bilinmez, dünya ile ilişkimizi kesmişiz gibi. Ya da biz nasıl olsa biz tavşanız, bir kestirip uyanınca kaplumbağaları bir çırpıda geçiverecekmişiz gibi mi düşünüyoruz.

Halbuki rekabette rehavete yer yok. Dilerseniz Güney Kore örneğinden devam edelim ve son 14 yılki dış ticaret verilerimizi aşağıdaki grafik ile karşılaştıralım.

GK_grafik2

Umarım grafikteki karşılaştırma motivasyonu bozucu veri olarak algılanmaz. Bilakis yapılacak to do list’lere ilham kaynağı olacaktır. Hastanın iyileşmesi için acı ilacı içmesi gerekiyorsa içmelidir. Acı ilaç ertelendikçe hastalık yayılmaya devam edecek, iyileşme umutları da azalacak.

Rekabette yer almak isteyen herkesin Güney Kore örneğinin çıkaracağı örnekler var. İncelemekte ve bize dersler verilmeden önce, gerekli dersleri almakta fayda olduğu kanaatindeyim.