Güneşli memlekette parçalı bulutlu yaşamak

Güneşli memlekette parçalı bulutlu hayatlar

Türkiye dünyanın yaşanabilecek en güzel coğrafyalarından birinde, nadide güzelliklere sahip cennet gibi güneşli bir ülke. Hava durumundan esinlenecek olursak güzel bir bahar günündeki güneşli bir gün gibi. Sanırım buna pek itirazı olan yoktur. Ancak Türkiye’de yaşamak bazen (belki de bazenden daha sık) güneşli değil, parçalı bulutlu hâl alıyor.

Çeşitli örnekler verelim

Sabah güne başlıyorsunuz, internette işleri hallederken birden internet ve telefon hattı kesiliyor. Önemli olan işler kalıyor, “neydi bu telefon arızanın numarası” şeklinde kısa bir araştırmadan sonra ilgili telefon numarasını arıyorsunuz. Arıza kaydını verene kadar çeşitli kademelerden geçiyorsunuz ve bekleyin bakalım internet gelsin. İnternet geldi telefon hattı çalışmıyor, telefon hattı geldi, internet yok sıkıntılarını çözün ki işiniz yürüsün. Ha bir de günlerce süren kesintinin faturada düşülmesi için ilgili Telekom binasına gidip sıra numarası alın, sırayı bekleyin, işlemi tamamlama başarısını elde edin ve onca zahmetten sonra 3 günlük meblağ faturadan düşürülsün. Değer mi değmez mi siz düşünün, çünkü vakit nakittir bu devirde.

Şehirdeki elektrik direklerini kaldıracaklar, kabloları yer altına alacaklar. Özel sektörde çalışmanın getirdiği bakış açısıyla projenin doğru bir şekilde hızlıca gerçekleştirileceğini düşünüyorsunuz. Sokaklarda bir hengâmedir yaşanıyor. Günler içinde olacağını düşündüğünüz işlem, bırakın haftaları aylarca sürüyor. Bu süre zarfında soluduğunuz toz bulutunu, eve eşya getirip götürmek için aracınızla sokağa girememenizi, yağmur yağdığında eve taşıdığınız (ne de modern bir şehirde yaşıyoruz ama) kilolarca çamuru düşünün. Ah bir de yaşlı veya engelli olmaya görün. Allah kolaylık versin. Hele ki tam bitti derken ardından doğalgaz, su, kanalizasyon, Telekom (seçin size uygun olanı) hemen yeni bir kazı başlatmaz mı? Ne desek bilmem ki?

Çocuğunuzu ilköğretime vermeye henüz zaman varken sistem değiştirilir, yeni sisteme göre bir sene erken verirsiniz. Çocuklar derste uyur, öğretmen ne yapsın? Zaman ilerlerken yeni sistemler gelir, her seferinde sınav isimleri, zamanları ve içerikleri, değerlendirme sistemleri değişir. Çocuk bir sıcak bir soğuk çatlayacak neredeyse. “Ha gayret üniversite sınavına da az kaldı, belki sistem değişmeden girme şansını yakalarız” dersiniz. “Hadi bakalım milyonların arasından güzel bir okul tutturalım, olmadı varı yoğu satıp, kredi çekip bir şekilde paralı okuturuz” dersiniz. Bütün zorluklarla kenara konulan birikimler erir gider. Sonuç “asgari ücret ve biraz üzerine çalışmaya razı olan gencecik üniversite mezunları” gösteriminde önlerden bir bilet.

Ertesi gün iş görüşmesi var. Eve gelirsiniz, hemen kısa bir aile yemeği ve tam banyoya girersiniz sular gider. En son ne zaman maşrapayla duş aldığınız aklınıza gelir. Neyse ki çok uzun zaman önce değildi. “Hızla gelişen ülkenin, daha hızlı gelişen sanayi bölgelerinde olur böyle şeyler, hem de sık sık” dersiniz. Ama eşinize seslenmeden yarı köpüklü halinizden kurtulamazsınız.

Büyük umutlarla girdiğiniz iş yerinizde patronun amacının iş yapmak değil, iş yapıyormuş gibi gözükerek çıkar elde etmeye çalıştığını, müşteri problemleriyle boğuşulmaktan müşterinin gerçek derdinin ne olduğunun anlaşılmaya çalışılmadığını, özel sektör firmalarının rekabet adına sadece fiyat rekabetini bildiklerini görürsün. Çok şanslısındır, erken görmüşsündür ama işten çıkmak zorunda kalmış ya da çıkarılmışsındır. İşsizlik ödemesi olduğunu öğrenir ve koşarsın. Ama işsizlik ödeneği almak öyle kolay değildir, çeşitli şartları yerine getirmen gerekir. Son çalıştığın yerde 4 ay prim ödenmeli, üstelik son 3 yılda 600 gün prim ödenmiş olmalı, bir de işten çıkmış değil çıkarılmış olmalısındır. Ama sen en son ne zaman son çalıştığın iş yerinde dört ay çalışabilmişsindir ki? Böyle bir iş hayatı düzenidir gider. Uzun yıllar çalışırım diyerek girdiğin yerlerde çeşitli sebeplerle bir türlü barınamazsın.

Bir de moda kavram girişimciliğe kapılır, ufak da olsa tecrübene, bilgi birikimine, parana göre bir iş yapmak istersin. Öğrenirsin ki bir iş yeri açmak için engelli koşu yarışması gibi bir süreçten geçmek, bol bol zaman ve para harcamak gerekir. Kapıya anahtarı takıp besmele çekene kadar müthiş derecede hırpalanmışsındır. Geri kalan enerjini de haksız rekabet, yüksek vergiler, aklına kırk yıl düşünsen gelmeyecek çeşitli giderler ve çeşitli problemler açan çalışanlarınla harcar durursun. Kısacası dere tepe yol gidersin, bir de bakmışsın ki bir arpa boyu yol gitmişsin. “Yenilikçi yaklaşım sergileyeceğim, herkesten farklı olacağım” derken para bulmak için tahsilata çıkmış, eşi dostu borç vermesi için ikna etmeye çalışırken, bankada çek bozdurmaya uğraşırken buluvermişsin kendini.

Örneklerin detaylarına girilerek her biri için ayrı birer uzun yazı yazılabilir. Çünkü bu topraklarda malzeme çok. Sizlerin de başından aynı veya benzer olaylar mutlaka geçmiştir.

Yorum

Uzun sözün kısası, hiç kimsenin niyeti kötü değil, herkes bir şeylerle uğraşıyor. Ama onunla mı uğraşması gerekiyor, uğraşması gerektiği gibi uğraşarak hakkını veriyor mu, geliştirmek için çabalıyor mu, yoksa niyet mi kötü gerçekten algılamak zorlaşıyor bazen.

Ama tek bir gerçek var, güneşli bir memlekette parçalı bulutlu hayatlar yaşıyoruz. Kim, üstüne ne vazife düşüyorsa, olması gerektiği gibi yapmalı. Yoksa dünya dönüyor, rakipler ilerleme kaydediyor, kaybeden bizler oluyoruz…

Martin Luther King’in dediği gibi:

“Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Micheangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki, gökteki ve yerdeki herkes durup, burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desin.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir